Yazılarım

Vildan Çolak’ın Yazıları

Yazılar, özgün içerikleri korunarak yayımlanmaktadır.

Öldürülen Hayvanlar

Yıllar önce yazdığım bir metne yeniden rastladım. Özünü ve o dönemdeki anlatımımı koruyarak paylaşmak istedim.

Daha önce iki kez “Yılan Öcü” hakkında yazmış; yılan öldüren soyların, yılanların kendilerine özgü cezalandırma sistemi tarafından rahat bırakılmadıklarını paylaşmıştım.

Geçtiğimiz hafta açtığımız bir sunumda karşımıza yeniden yılanlar çıktı. Ancak bu kez olay daha karmaşıktı. “Yılan Öcü” olarak adlandırdığımız durumun yanında, soya farklı cezaların da verildiğini gördük.

Kökcanlandırmak Sunumlarında, negatif güçlerle anlaşma yapabilmek amacıyla çeşitli büyüler ve ayinler gerçekleştirildiğine; bu ayinlerin içeriğine göre zaman zaman insanların veya hayvanların kurban edildiğine tanık olmuştuk.

Sunumlar sırasında danışan dışında alana çıkan kişiler, ya benim tarafımdan hangi enerjiyi temsil edecekleri söylenmeden alana çıkarılır ya da oturan kişilerden biri, kendiliğinden farklı hisler yüklenerek sunuma dâhil olur.

Kendiliğinden sunuma katılan kişilerin hangi duyguları veya enerjiyi taşıdıklarını önceden bilmem. Yöneldikleri enerji alanını ve bedenlerinde ortaya çıkan hisleri gözlemleyerek temsil ettikleri enerjiyi çözümlemeye çalışırım.

Bu kişiler sayesinde birçok sunumda, sunum sahibinin atalarının başka boyut varlıkları veya karanlık enerjilerle anlaşmalar yaptıklarını gördük. Daha da önemlisi, ataların bu anlaşmaları yapabilmek için bazen negatif enerjileri çağıran büyülere başvurduklarına ve bu büyüler sırasında insanları ya da hayvanları kurban ettiklerine tanık olduk.

Bu durumun sunumlarda kendiliğinden ve sıklıkla ortaya çıkması sonucunda, Ocak 2013’te Kökcanlandırmak Sunumunun kontrol listesine “Başka Boyut Varlıklarıyla ve Karanlık Enerjilerle Yapılan Anlaşmalar” maddesini eklemek zorunda kaldık.

Bu enerjilerle karşılaşmak ve onları çözümlemek elbette benim için çok zor oldu. Ancak sunum sahiplerini etkileyen bu ve benzeri durumların daha derinine yalnızca bu şekilde inebildik.

Açtığımız sunumlar içerisinde, büyüsel bir çalışma amacıyla yılanların kurban edildiğini ilk kez bu sunumda gördük. Başka boyut varlıklarıyla anlaşma yapabilmek için çok sayıda yılan kurban edilmişti.

Kökcanlandırmak Sunumunda gördüğümüz şekliyle soy, hem yapılan bu anlaşma hem de anlaşma sırasında gerçekleştirilen kurban ritüelinde yılanların kullanılması nedeniyle ruhsal bir cezaya uğramış ve ayrıca lanetlenmişti.

Sunumlarda kişileri alana çıkardıktan ve durumu değerlendirdikten sonra, onların hangi enerjileri temsil ettiklerini çözümlerim. Bunları asistanıma yazdırdıktan sonra şifalandırma aşamasına geçerim.

Bu sunum sırasında, danışanın enerji alanının gri bir bulut gibi kapatıldığını ve şifa amacıyla alanına girmemin engellendiğini gördüm. Bir türlü alana giremiyor ve enerji aktaramıyordum. Böyle bir durumla çok ender karşılaşıyoruz.

Danışanın alanına giremediğim için, onun ruhsal bir cezaya maruz kalıp kalmadığını anlamak amacıyla katılımcılardan birine “ruhsal ceza” enerjisini yükleyerek alana çıkardım.

Bu katılımcının, kendiliğinden enerjiye girerek alanı âdeta darmadağın eden öfkeli kişinin yanına gittiğini görünce, karşılaştığımız enerjinin ruhsal bir ceza olduğunu anladım.

Sunum sahibini temsil eden kişiden yerinden kalkıp yere oturmasını, başını eğmesini ve yürekten özür dilemesini istedim. Neyse ki temsilci rahatlıkla özür dileyebildi.

Bazı durumlarda kişi özür dileyemediğinde, sunumun bu aşaması çözümsüz kalabiliyor. Bu sunumda ise yalnızca özür dilemek öfkeyi yatıştırmaya yetmedi. Sunum sahibini temsil eden kişinin, yılanları canlandıran kişilerin ayaklarına kapanarak özür dilemesi ve davranışlarını değiştireceğine dair söz vermesi gerekiyordu. Bütün bunlar, taşıdığım enerjinin gücü ve yetkinliği altında gerçekleştirildi.

Temsilci, katledilen yılanlardan özür dilerken ben de aynı anda alana enerji verdim. Önce yılanlardan, ardından lanet enerjisinden ve son olarak ruhsal cezadan özür dilendi.

Kişinin bundan sonraki yaşamında hayvanları besleyeceğine ve onlara iyi davranacağına ilişkin söz verilmesinin ardından, bu enerji alanını şifalandırabildim.

Atanın güç kazanmak, egosunu tatmin etmek veya merakını gidermek istemesi ya da kötü niyetli bir arkadaşının etkisinde kalması gibi herhangi bir nedenle yaptığı majikal denemelerin ve anlaşmaların etkilerinin nesilden nesle aktarılabildiğini sunumlarda binlerce kez deneyimledik.

Bu anlaşmalarda kullanılan varlıkların ve ortaya çıkan ruhsal bedellerin atadan toruna taşınabildiğine tanık olduk.

Bu bilgiler ışığında şunu söyleyebilirim: Çocuklarımıza mal ve mülk bırakmak, iyi bir eğitim almalarını sağlamak ve rahat bir yaşam sürebilmeleri için elimizden geleni yapmak elbette çok önemlidir. Ancak onlara bırakabileceğimiz en büyük ve en değerli miras, temiz bir vicdan ve temiz bir yaşamdır.

Bu yaşamda birini öldürebilir ve geride hiçbir delil bırakmadığımız için bunu hiç kimse öğrenmeyebilir. İnsanların canını yakabilir; sahip olduğumuz güç nedeniyle kimse bize karşı bir şey yapamayabilir.

Ancak benim inancıma ve Kökcanlandırmak Sunumlarında edindiğim deneyimlere göre Yaradan’ın kurduğu bu muazzam sistem, yaptığımız her eylemin bir gün dengeleneceğini gösterir. İlahi adalet işler ve yaptıklarımızın bedeli bize ya da torunlarımıza dönebilir.

Ben, bu bedelden kaçmanın mümkün olduğu görüşünde değilim.

Hayvanların öldürülmesi nedeniyle ortaya çıktığını gözlemlediğimiz lanetlenme konusuna geri dönelim...

Bazen ihtiyaç nedeniyle, bazen de korktuğumuz için bir hayvanı öldürmüş veya ona zarar vermiş olabiliriz. Ancak bu eylem sırasında hayvana karşı sergilediğimiz tutumun çok önemli olduğunu sunumlarımızda deneyimledik.

Bir sineği bile öldürmeden önce, bizim yaşam alanımızda bulunduğu için onu uzaklaştırmaya çalışmalı ve mümkün olduğu ölçüde öldürme eyleminden kaçınmalıyız. Yanlışlıkla veya zorunlu bir nedenle bir hayvanın ölümüne yol açtıysak ondan özür dilemeliyiz.

Öldürme eyleminin içinde zevk veya keyif bulunmamalıdır. Bir hayvanı vahşi duygularla, “İğrenç hayvan, oh olsun, geber!” diyerek öldürürsek Kökcanlandırmak yaklaşımına göre bizim de lanetlenme riskimiz ortaya çıkabilir.

Kendi varlığımızı korurken Yaradan’ın yasalarına uygun davranmayı ve diğer yaşam biçimlerinin yaşam hakkına saygı göstermeyi unutmamalıyız.

Hepimizin geleceğimize temiz ve ışıklı sayfalar bırakması, Dünyamızın cennete dönüşmesi için üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmesi dileğiyle…

Dünyamız cennetimiz olsun!

Yılan Öcü

Pandemi öncesinde yaşadığım ve yazıya döktüğüm bir deneyimi tekrardan sizlerle paylaşıyorum:

Geçen hafta açtığım sunumlardan birinde bir söz verdim. Bu yazıyı, verdiğim o söz üzerine kaleme alıyorum.

Kökcanlandırmak Sunumlarında kontrol edilmesi gereken durumların yer aldığı bir liste bulunur. Bir kişi için açılan genel sunum, bu kontrol listesi tamamlandığında sona erer. Ancak kişinin talep etmesi hâlinde daha sonra aşk, iş veya sağlık gibi belirli bir yaşam alanına yönelik yeni bir sunum açılabilir. Böylece o alanı etkileyen durumlar ayrıca incelenir.

Kontrol listesindeki bütün maddeleri gözden geçirdiğimiz ve genel sunumunu tamamladığımız bir danışanımız, bir süre sonra aşk hayatıyla ilgili sunum açtırmak için bize yeniden başvurdu.

Sunumu açar açmaz, normalde sakin, sessiz ve sade görünen bu kadının libido enerjisinin oldukça yüksek olduğunu ve bu enerjiyi bastırmaya çalışırken sorunlar yaşadığını, onu temsil eden kişinin hisleri aracılığıyla anladık.

Durumu biraz daha ayrıntılı incelediğimizde bunun doğal bir süreç olmadığını, başka bir etkinin sonucunda oluştuğunu düşündük. Olayın nedenini araştırdığımda karşıma yeniden “Yılan Öcü” çıktı.

Kökcanlandırmak Sunumunda gördüğümüz şekliyle bu enerji, kişinin libido enerjisini artırırken hayatına giren erkekleri de kendisinden uzaklaştırıyordu. Danışan için âdeta bir işkenceye dönüşmüştü.

Öç aldığı düşünülen yılanın enerjisini, neyi temsil edeceğini söylemeden gruptaki katılımcılardan birine yükledim ve onu alana çıkardım. Böylece enerji düzleminde öfkeli bir yılanla karşı karşıya geldim.

Yılanı temsil eden katılımcı, hangi varlığı canlandırdığını bilmeden bir tahtı ve yumurtaları bulunduğunu söyledi. İnsanlardan nefret ettiğini, onların kendisine çok zarar verdiğini ve eşini öldürdüklerini anlattı. Bu nedenle danışanı kesinlikle affetmeyeceğini ve onun cezasını çekmek zorunda olduğunu ifade etti.

Yılanı temsil eden kişiye şifa enerjisi verdikçe öfkesi biraz yatıştı. İnsanların öğrenmesini, anlamasını ve yılanları öldürmemesini istedi.

Ona haklı olduğunu düşündüğümü ve bu konuda elimden geleni yapacağımı söyledim. Yılanlara yönelik davranışlarımız hakkında yeniden bir yazı yazacağıma, insanları sık sık bu konuda bilgilendireceğime söz verdim.

Enerji düzleminde sözcüklerden çok niyetlerin ve hislerin etkili olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle yalnızca söz vermekle kalmadım; insanları bilgilendirme konusundaki samimi niyetimi de ona hissettirmeye çalıştım.

Bu konuya her değindiğimde aynı gerçeği yeniden söyleme ihtiyacı duyuyorum: Bu dünyada bilmediğimiz çok şey var.

Yılanların insanlardan nasıl öç alabildiğini, bunu gerçekleştirmek için hangi sistemi kullanarak insanların enerji alanına müdahale ettiklerini ve bu güçlerini nasıl harekete geçirdiklerini bilmiyoruz.

Her yılan türü bu güce sahip mi, yoksa yalnızca bazı yılanlarda mı böyle bir özellik bulunuyor, bunu da bilmiyoruz.

Kökcanlandırmak Sunumlarında edindiğim izlenimlere göre bu durumun, cin veya peri olarak adlandırılan varlıklarla bir bağlantısı olabilir. Ancak bu bağlantının niteliği de zihnimde pek çok soru oluşturuyor.

Kısacası bilmediğim çok şey var. Buna rağmen Kökcanlandırmak Sunumlarında bu durumla birçok kez karşılaştım. Farklı kültürlerdeki anlatıları araştırdığımda ve insanların deneyimlerini dinlediğimde de benzer hikâyelerle karşılaştım.

“Yılan Öcü” olarak adlandırdığımız durumun nasıl gerçekleştiğini açıklayamıyor olsam da Kökcanlandırmak Sunumlarında bunun sonuçlarının yaşandığını gözlemledim. Bu gözlemler, yılanların insanın enerji alanı üzerinde büyüsel olarak tanımladığımız bir etki oluşturabildiğini düşünmeme neden oldu.

Bu nedenle yılanların gereksiz yere öldürülmemesi ve bütün canlıların yaşam hakkına saygı gösterilmesi gerektiğini, verdiğim söz gereği bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

Bazı geleneksel anlatılarda, eve giren veya evin çevresinde dolaşan yılanlara süt bırakılması gerektiği söylenir. Ancak gerçek bir yılanla karşılaşıldığında ona yaklaşmak veya onu beslemeye çalışmak tehlikeli olabilir. En güvenli davranış, yılandan uzak durmak, çocukları ve evcil hayvanları bölgeden uzaklaştırmak ve belediyeden ya da bu konuda uzman ekiplerden yardım istemektir.

Doğadaki hiçbir canlıyı korku, öfke veya keyif duygusuyla öldürmemeliyiz. Kendi güvenliğimizi korurken diğer canlıların yaşam hakkını da gözetmeliyiz.

Hepimizin yaşamın bütün canlılarına saygı göstermeyi öğrenmesi ve Dünyamızı cennete dönüştürmesi dileğiyle...

Sevgiler.

ATALARIMIZDAN MİRAS KALAN VEBALLERDEN VE LANETLERDEN NASIL KURTULABİLİRİZ?

Bu hafta açtığımız bir sunumda yine, katledilen ve toplu bir şekilde bir çukura gömülen insanlar alana çıktı. Çok acı çekiyorlardı. Biri mezarlarının olmasını istedi, bir başkası da dua okunmasını talep etti. Canlarının rahat edip, huzura ermeleri için elimizden geleni tüm grupla beraber yüreğimizle yaptık.

Bu topraklar, savaşların olduğu ve kanların döküldüğü topraklardır. Bu nedenle geçmişin barındırdığı tecavüzler, katliamlar, kaçırılmalar, kayıplar gibi birçok negatif durum söz konusu olabilir. Şimdinin şartlarıyla o zamanı değerlendirmemiz ve yargılamamız doğru bir davranış olmaz. Ama görmezlikten gelmek veya üstünü kapatmak için inkâr etmemiz de doğru bir tutum değildir.

Kökcanlandırmak sunumları geçmişin tümüyle şimdide, bizlerle yaşadığını defalarca sunmuştur.

Katledilerek ölen kişilerin tümüyle acılarıyla veya veballeriyle birlikte yaşıyoruz. Bir insanoğluna, bir insanın zarar vermesinin yasak olduğu evrensel bir düzende, bu yasak delindiği için sistem tarafından lanetlenmiş oluyoruz. Yaşamlarımız, bedeller ödediğimiz için karışıyor.

Sergileyebileceğimiz en akıllıca yaklaşım, geçmişin hikâyelerine yönelik hassas olup, ölen veya öldürülen kişilerden yürekten özürler dilemektir. Sadece özür dilemenin yetmediğini, onlardan alınan yaşam hakkının karşılığında onlara dua enerjisi yollamamız gerektiğini de bilmeliyiz.

Bu da yeterli değildir. Tövbe etmemiz de şarttır. Herhangi bir insana bilerek ve isteyerek gizli veya açık bir şekilde zarar vermeyeceğimiz noktasında da tövbe etmeliyiz ki lanetten kurtulabilelim…

Bu ülkede artık kanların dökülmesini istemiyorsak, kanları dökülenlerden özürler dilememiz gerekir.

Ama unutmayalım ki, bir kişinin soyunda, yani geçmişinde atalarının katledilmesi olayı varsa, kesinlikle aynı soyda ataların başka birilerini katletmesi olayı da vardır. Yani kimse sadece kurban değildir. Hem caniyi hem de kurbanı iç dünyamızda taşıyoruz.

Bu konuda söylenecek çok söz var. Ama şimdilik bu kadar…

İçsel barışımızı yakalayalım ki dünyada da barış gerçekleşsin.

Sevgiler,

Vildan Çolak

DÜNYA’MA SAHİP ÇIKIYORUM. BU DÜNYA BENİM!

İki sene önce açtığım sunumlardan birinde ortaya “yıkıcı” bir enerji çıktı. Bir gece önce de rüya görür gibi bir hâlde Dünya’daki bir şaman grubuyla ilk defa bağlantı kurdum. Bu bağlantı, şamanlar hakkında biraz daha bilgi edinmemi sağladı.

Ertesi gün sunumda ortaya “yıkıcı” enerji çıkınca neden bu bağlantıyı kurduğumu da anlamış oldum. Böyle zorlayıcı durumlarda içimden akan şaman enerjisi bedenimi sarmaya başlar ve beni transa doğru çeker. Sunumda bu enerjiyle karşılaşabilmek için transa girdiğimde ilk defa birçok şamanın da benim yanımda olduğunu gördüm. Fakat neredeyse yarım saatten fazla bir süre boyunca transta kaldığım ve tüm şamanlarla birlikte, yan yana çarpıştığımız hâlde “yıkıcı” enerjiyi etkisiz hâle getiremedik. Getiremediğimiz gibi ben o sunumda çok ciddi yara aldım.

Kendimi kafam karışmış, enerjim tükenmiş ve çok kötü bir durumda hissediyordum. Bir yandan ise sunum sahibi, “Ben ne yapacağım?” diye ağlayıp duruyordu.

Benim içim de “Biz ne yapacağız?” diye şaşkın bir şekilde düşünüyordu.

O “yıkıcı” ama zeki enerjiyi durdurmak için kendimi hemen toparlamaya başladım ve ilk fırsatta arkadaşları bu konu üzerine bir çalışma yapmak üzere bir araya getirdim. Yanılmış olmamı ve Kökcanlandırmak sunumunun bir sapmaya uğramış olmasını diliyordum doğrusu. O enerjiyle karşılaşmak yerine, sunumlarından birinin çıkmadığını kabul etmek daha kolaydı.

Arkadaşlara beklentilerini kırmak ve zihinlerinin devreye girmesini engellemek için “10 farklı kontrol yapacağım, sonlara doğru da o enerjiyi kontrol ederim. Başta kontrol edersek, enerjimiz tükenir ve diğer kontrolleri yapamayız.” diye mantıklı bir açıklama yaptım. Fakat 3. kontrolde bu enerjiye baktım.

Tam anlamıyla benim için çok ürkütücü bir deneyimdi. Aynı enerji aynı gücüyle ortaya çıktı ve ortalığı kasıp kavurdu.

Bu “yıkıcı” enerjinin ne olduğunu anlayabilmek için çok fazla deneme yaptım. Bir yandan da bilgileri araştırdım; kitaplardan, etraftan ve aklıma gelebilecek her yerden.

Ama burada onu bilmekten daha önemli olan bir konu vardı: Onu durdurabilecek olan bir yöntem bulmak. Kitaplar bu konuda tanım yapıyorlar ama hiç detaylı bilgi vermiyorlardı.

Onu durdurabilecek olan yöntemi o dönemde birlikte çalıştığım arkadaşlarla beraber çok araştırdık ve sonunda sunumlarda ortaya çıkanları değerlendirerek şu cümlenin etkisini keşfettik:

“Dünya’ma sahip çıkıyorum. Bu Dünya benim!”

“Yıkıcı” enerjiye sunumda bunu söylediğimizde enerjinin hareketi anında duruyor ve geri çekiliyordu.

O zaman “sahip olduğumuz her ne ise, ona yüreğimizle ‘bu benim ve ben bunun tüm sorumluluğunu alıyorum’ dediğimizde”, tüm varlıkların ve enerjilerin buna nasıl saygı gösterip geri çekildiklerini anladım.

Yaradan’ın bizi kendi suretiyle yaratıp, bize nasıl olağanüstü bir güç bahşettiğini de anladım. Fakat bu gücü aktif konuma getirip getirmemek bizim elimizde.

Çok “yıkıcı” bir gücü “Dünya’mıza sahip çıkıyoruz!” diyerek durdurabildik. Ayrıca negatif varlıkları da alanımızdan “Bu beden benim; algılarım, zihnim, aklım, yaşamım benim! Ben yaşamıma sahip çıkıyorum!” diyerek de durdurabildiğimizi sunumlarda deneyimledim.

Tüm sistem, yaşamımıza ve dünyamıza sahip çıktığımızda; yani sorumluluğumuzu aldığımızda bizi desteklemekte ve güçlendirmektedir.

Güçlenmek istiyorsanız, yaşamınıza tüm yüreğinizle sahip çıkın. Aynı zamanda yaşamınızı kapsayan Dünya’ya da sahip çıkın. Sahip çıktığımız her şeyin sorumluluğunu da aldığımızı unutmayın.

Büyümemiz, sorumluluk alma kapasitemizin gelişimiyle orantılıdır.

Bedenime, algılarıma, zihnime, aklıma, duygularıma, yaşamıma ve Dünya’ma sahip çıkıyorum. Bu yaşam, bu Dünya benim!

Dünya’nın da bizlere sahip çıkması dileğiyle…

Sevgiler…

Vildan Çolak

HİSLERİ KUVVETLİ OLAN KİŞİLER, NELERE DİKKAT ETMELİDİRLER?

Bu yazıyı benim gibi hisleri olan kişiler için yazıyorum.

Hisleri olan kişilerin, yakınlarındaki insanların duygularından etkilenmeleri çok kolay olur.

Ben bir kafede otururken bile, yan masamdaki kişinin (eğer duygu yoğunluğu fazlaysa), yani kızgınlık, üzüntü ya da neşe gibi duygular içindeyse, hemen duygularını alıyorum ve hissediyorum.

Bu, bazen o kadar yoğun oluyor ki… Özellikle duyguları çok karışmış olan bir arkadaşımla birlikteysem veya telefonda konuşuyorsam, doğrudan ne hissediyorsa bu hissi bedenimdedir.

Çoğunlukla bu duyguları bertaraf etmeye ve kişi rahatsız olmasın diye söylememeye çalışırım.

Zaten bir insanın kendi duygu varlıklarını, yani duygu coşkularını taşıması zorken bir de başkasının duygularını alması daha fazla bir zorluk çıkarır.

Yıllarca yaptığım içsel temizliklerimin faydalarını böylelikle görmekteyim. Eğer karşımdaki kişinin duyguları, benim duygularımı da tetiklemiş olsaydı, o zaman doğrudan karşımdaki kişinin duygularıyla birlikte karışan kişisel duygularım bana halüsinasyonlar gösterip, bir dolu paranoid senaryolar üretmemi sağlardı.

Çok ender olarak bazı kişiler ancak benim duygularımı harekete geçirirler. Bu da özel durumlar için geçerlidir.

Bu nedenle algıları hassas kişilere önerim, içsel temizliklerini yapmaları ve kendi kişisel gölge alanlarındaki duygu varlıklarıyla karşılaşıp, onları dönüştürmeyi öğrenmeleri olacaktır. Aksi takdirde her insan birçok duygunuzu harekete geçirip sizin yaprak gibi bir yerden bir başka yere savrulmanızı sağlayacaktır.

Bu durumda kendi tercihlerinizin olması ihtimali düşünülemez bile. Ancak bu yaşamı olabildiğince özgür yaşayıp, kendi istekleriniz doğrultusunda tercihlerle yürütebilmeniz için, duygularınızın iplerinin sizin elinizde olmaları ve onları terbiye etmeniz gerekir.

Yaşadığım için biliyorum: Akıl boyutunda olup, duygu algılamaları zayıf olan kişilerin sizleri anlaması mümkün değildir. Hatta bilmiyorsanız kendinizi bile anlamanız, size ne olduğunu fark etmeniz mümkün değildir.

Sizlerin yapabileceği, dengelenmeniz için gereken tek şart duygularınızın denetimini elinize alacak yöntemleri öğrenmeniz olacaktır.

Sevgim ve şifam sizlerle olsun!

Vildan Çolak

Katliam

Yüzlerce Kökcanlandırmak Sunumu, insan öldürmenin vebalinin ne kadar ağır olduğunu, bu vebalin torunlara nasıl aktarıldığını ve nesiller boyunca devam eden pek çok soruna yol açabildiğini örnekleriyle bizlere gösterdi.

Kökcanlandırmak Sunumunun kontrol listesinde yer alan ağır enerjilerden biri de “katliam”dır. Sunum sırasında kişinin enerji alanında katledilmiş atalarının veya atalarının katlettiği insanların bulunup bulunmadığı kontrol edilir.

Kökcanlandırmak Sunumlarının ilk yıllarında, yani pandemi öncesinde, enerji çok yoğun olduğunda salonda bulunan kişilerden bazıları alana çıkar, karışık bir şekilde yere yatar ve katledildiklerini söylerlerdi. Hissedilen durumun doğrulanması amacıyla katliam enerjisi ayrıca bir kişiye yüklenerek o kişi alana çıkarılırdı. Genellikle hangi enerjiyi temsil ettiğini bilmeden alana çıkan kişi, yerde yatanların yanına giderdi. Böylece toplu olarak ölen bu insanların bir kaza sonucunda değil, katledilerek öldürüldüklerinden emin olurduk.

Neredeyse insanlık tarihiyle birlikte başlayan toplu kıyımlar, ne yazık ki günümüzde de kesintisiz biçimde devam etmektedir. Dünyanın neresinde yaşanırsa yaşansın, bizden uzakta olduğunu düşündüğümüz katliamlar bile Kökcanlandırmak yaklaşımına göre morfogenetik alanda insanlığın hafızasına kaydedilir. Bu nedenle yaşananlar bize ve torunlarımıza her zaman yakın olabilir; katliamların oluşturduğu vebalin yükü nesiller boyunca taşınabilir.

Soyunda katliam yapan kişiler bulunan danışanların genellikle bu geçmişten haberdar olmadıklarına tanık olduk. Atalarının başkaları tarafından öldürüldüğüne ilişkin hikâyeler nesilden nesle aktarılsa da atalarının öldürdüğü insanlardan ve gerçekleştirdikleri katliamlardan çoğunlukla söz edilmez. Bu hikâyeler geçmişin torbasında saklanır ve zamanla unutulur. Bunu Kökcanlandırmak Sunumlarında öğrendik.

Yıllar önce bir iş insanının işiyle ilgili açtığım sunumda, daha çalışmaya başlar başlamaz karşılaştığımız ilk enerji katliam enerjisiydi. Katliam enerjisini temsil eden kişilerin tamamı danışanımın soyu tarafından öldürülmüştü. Temsilcilerden bazıları yanlarında başka insanların da bulunduğunu söyledi. Böylece danışanın soyundan gelen kişilerin birden fazla katliama katılmış olabileceğini gördük.

O sunumda ortaya çıkan bir kişiden çok etkilendiğim için yaşananları hâlâ hatırlıyorum. Öldürülen kişiyi temsil eden katılımcı ağlayarak kendisini şöyle anlattı:

“Ben bir kadınım. Beni evlatlarımla birlikte yakarak öldürdüler. Evlatlarım küçüktü; onların ne günahı vardı?”

Öldürülen bütün bu insanların danışanın alanında ortaya çıkması, onların yaşadığı sıkıntıların danışanın iş hayatını da etkilediğini düşünmemize neden oldu.

Bir insanın Yaradan’ın kendisine verdiği yaşam hakkı elinden alındığında, Kökcanlandırmak yaklaşımına göre bu olayın etkileri her iki soyda da görülebilir. Öldürülen insanların yaşadığı sıkıntılar kendi torunlarına aktarılabilir. Katliamı gerçekleştirenlerin torunları ise yaşamlarında çeşitli hak kayıplarıyla karşılaşabilir; onların da hakları başkaları tarafından ellerinden alınabilir. Çünkü sistem daima kendisini dengelemeye çalışır.

Sunum sahibi, soyunun Çerkez olduğunu ve atalarının katliama uğradıkları için yurtlarından ayrılarak Anadolu’ya geldiklerini anlattı. Ailesinde öldürülen atalarının hikâyeleri daima konuşulmuştu. Ancak kendi atalarının da başka insanları öldürdüğüne ilişkin hiçbir bilgisi yoktu.

Katliam eylemi, insanların yaşam haklarının ellerinden alınması gibi ağır bir vebalin yanı sıra beddua, ah, lanet, tecavüz ve kürtaj gibi başka ağır durumları da beraberinde getirebilir.

Örneğin kanser hastaları için, tıbbi tedavilerinin yanında hastalığın arkasında bulunabileceğini düşündüğümüz genetik hikâyeyi araştırmak amacıyla açtığım sunumların birçoğunda, danışanın soyundan gelen kişilerin başkalarını katlettiği görüldü. Katledilen insanların torunları tarafından edilen ağır bedduaların da danışanı etkilediğini gözlemledik.

Bazı sunumlarda ise yerlerini ve yurtlarını ellerinden almak amacıyla insanları katleden kişilerin torunlarının, zorunlu nedenlerle kürtaj yaptırarak bunun bedelini ödediklerine tanık olduk.

Bu ve benzeri sunumlarda defalarca gördük ki insan, kendisini ne kadar haklı görürse görsün, hatta gerçekten haklı olsa bile, başka bir insanın canını alma hakkına sahip değildir. Sistemin bu konuda kesin bir yasağı bulunduğunu gözlemledik. Bir insanın Allah’ın adını anarak başka birini öldürmesi bile yaptığı eylemi haklı çıkarmaz.

Çünkü içimizin bir yerinde doğruyu ve yanlışı ayırt eden bir taraf vardır. Evrensel yasalara ve Yaradan’ın yasalarına uymadığımızda, bunun cezasını veya faturasını kendimize ve torunlarımıza kesmiş oluruz.

Sunumlarda katledilen kişilerin ruhlarını rahatlatmak amacıyla, sunum sahibini temsil eden kişi öldürülenlerden özür diler. Yaşadıkları fiziksel acıları şifalandırır, bedenlerini temsili olarak düzeltir ve ellerinden alınan yaşam hakkına karşılık temsili bir ödeme yapar. Ayrıca özel bir isteklerinin bulunup bulunmadığı sorulur.

Genellikle bir mezar isterler ve bu istek de temsili olarak yerine getirilir. Daha sonra yaptığımız kontrollerde, rahatlattığımız kişilerin ruhlarının gerçekten sükûnete erdiğini gözlemledik.

Özür dilemenin, yapılan eylemi kabul etmenin ve geçmişle yüzleşmenin ne kadar önemli olduğu, katliamlarla yüzleşme yönünde adımlar atan ülkelerin durumundan da anlaşılabilir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde Kızılderililere yönelik katliamlarla ilgili çeşitli kabul, özür ve telafi girişimlerinde bulunulmuştur. Ellerinden alınan bazı toprakların maddi karşılıklarının torunlarına ödenmesi yönünde adımlar atılmıştır. Almanya da Yahudi Soykırımı’ndaki sorumluluğunu kabul etmiş, özür dilemiş ve tazminat ödemeleri yapmıştır.

Darısı, geçmişinde katliamlar bulunduğu hâlde bunlarla henüz yüzleşmemiş ülkelerin başına diyelim. Çünkü özür dilenmedikçe ve yaşananlarla gerçek anlamda yüzleşilmedikçe, benzer olayların aynı topraklarda tekrar yaşanma ihtimali ve sonraki nesillerin sıkıntı çekmesi devam edebilir.

Rahatlatılmamış katliamlar, morfogenetik alanın büyük girdaplarıdır. Bu nedenle geleceğin omuzlarında da ağır bir yük oluştururlar.

Peki, biz ne yapabiliriz?

Atalarımızın zarar verdiği kişilerden özür dileyebilir, onlar için dua edebilir ve onları yapabildiğimiz ölçüde rahatlatmaya çalışabiliriz. Bu, hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir.

Hepimizin geçmişin utançlarıyla yüzleşmesi; aynı acıların bugün ve gelecekte yeniden yaşanmaması için üzerimize düşen şifalandırma sorumluluğunu yerine getirmesi dileğiyle…

Ormanın Ruhu / Toynaklı

“Ormanın Ruhu” miti, Japon sanatçı Hayao Miyazaki’nin Prenses Mononoke adlı animasyonunda dikkatimi çekmişti. Miyazaki, ormanın ruhunu yürüdüğü her yere canlılık, coşku ve yaşam getiren, geyiğe benzeyen bir varlık olarak canlandırmıştı. Belki Miyazaki’nin enerjisi, belki de konuyu işleyişindeki ustalık nedeniyle bu animasyon beni çok etkilemişti.

Kökcanlandırmak Sunumlarının ilk dönemlerinde, hatta yaptığım çalışmaya henüz “Kökcanlandırmak” adını vermediğim zamanlarda, arkadaşlarımla bir sunum açmıştık. Çalışma sırasında bir enerji, kendiliğinden arkadaşlarımdan birine yüklenerek alana girdi.

Arkadaşım kendisini rahat bıraktığında beden duruşu değişti. Ayakları toynaklı, elleri ve kolları güçlü bir varlığı canlandırmaya başladı. Bu varlık bize, sunum sahibine destek verdiğini söyledi.

Böyle bir varlığı ilk kez karşımda gördüğümde ne hâle geldiğimi ve aklımdan binlerce düşüncenin nasıl aynı anda geçtiğini tahmin edebilirsiniz. Bir yanım, yani enerjileri tanıyan sezgisel tarafım, bu varlığa karşı çekingen ama saygılıydı. Olayları öğrendiği bilgilerle değerlendiren bilincim ise “Bu varlığın ayakları toynaklı; acaba şeytanla mı karşı karşıyayım?” diye sorguluyordu.

Ne yapacağımı bilemediğim için alanı kapattım. Elbette kafam karışmıştı. Arkadaşıma destek veren şeytan mıydı, yoksa başka bir varlık mıydı?

Aradan bir süre geçtikten sonra, henüz arkadaşlarımla çalıştığım dönemde, bir arkadaşımızın kardeşi için sunum açtık. Ayakları toynaklı, elleri ve kolları güçlü olan bu varlık kendiliğinden yeniden alana çıktı. Ancak bu kez çok öfkeliydi. Ara sıra sunum sahibini göstererek onu dövdüğünü söylüyordu.

İçim, varlığın öfkesinde haklı bir neden bulunduğunu hissettiriyordu. Fakat hâlâ şeytanla mı yoksa başka bir varlıkla mı karşı karşıya olduğumu bilmiyordum.

İçimde onun haklı olduğuna ilişkin güçlü bir his bulunduğu için, sunum sahibini temsil eden kişiyi karşısına getirerek özür diletmeye çalıştım. Ancak varlık neredeyse bana kükreyerek:

“Özür dilemeyle kurtulacağını mı sanıyor?” diye bağırdı.

Neyse ki daha sonra olayın nedenini anlayarak onu yatıştırabildim. Her şeyden önce onun şeytan değil, başka bir varlık olduğunu anladım. Bu varlığa daha sonra “Toynaklı” adını verdik. Meğer o, “ormanın ruhu” ailesinin üyelerinden biriymiş.

İlerleyen zamanlarda ormanın ruhu, sunumlarımda sık sık ortaya çıkmaya başladı. Hâlâ zaman zaman karşılaşıyoruz. Sunumlarda görüldüğü şekliyle bu varlıklar; sunum sahibinin atalarından bazılarının ormanda saygısızca ağaç kesmesi veya hayvanları öldürmesi nedeniyle o soyu cezalandırabiliyorlar.

İnsanlara, özellikle de doğanın düzenlerini bilmeyen ve bu düzene saygı göstermeyen kişilere karşı o kadar kızgınlar ki yalnızca özür dilemek onların öfkesini dindirmeye yetmiyor. İnsanoğlundan tek istedikleri şey “anlaması”...

Doğanın her parçasının yaşadığını; doğanın saygısızca ve açgözlülükle sömürülemeyeceğini insanların öğrenmesini istiyorlar.

Bir keresinde genç bir adam, kız arkadaşını da yanına alarak sunumlarımdan birine geldi. Genç kızın çalışmayla ilgili doğru düzgün hiçbir bilgisi yoktu. Sunumun nasıl yapıldığını bile orada öğrendi.

O gün bir kadına sunum açıyordum. Çalışmanın ilerleyen aşamalarında genç kızdan alana çıkmasını istedim. Amacım Toynaklı’yı ona yüklemek değildi; sunum sahibinin yaşadığı sıkıntının nedenini ortaya çıkarmaktı.

Genç kızın beden duruşu birden değişti. Enerjisinden ve bedenindeki değişimden Toynaklı’nın alana girdiğini hemen anladım. Genç kız ne olduğunu bilmiyordu. Yalnızca:

“Kızgınım. Ellerim çok kuvvetli; sanki birini dövüyorum,” dedi.

Sunum sahibini temsil eden kişiyi onun yanına götürdüm. İkisini karşılaştırdığım sırada temsilci:

“Kesilmiş ağaç kokusu alıyorum. Sanki benim yüzüm de ağaç kabukları gibi. Bu kişinin cildinde ciddi bir sorun var,” dedi.

Sunum sahibi de alandaydı ancak orada bulunan hiç kimse çalışmanın ona ait olduğunu bilmiyordu. Gerçekten de sunum sahibinin yüzünde bir cilt hastalığı vardı. Sunumdan sonra ailesinde başka kişilerde de cilt sorunları bulunduğunu öğrendik.

Bir süre sonra kendisiyle yeniden görüştüm. Bana doktora gittiğini, doktorun yeni bir ilaç verdiğini ve bu ilacı deneyeceğini söyledi. Ancak sonrasında durumunda nasıl bir değişiklik olduğunu takip edemedim.

Başka bir sunumda ise obsesif kompulsif bozukluğu bulunan genç bir kadın için çalışıyordum. Amacım obsesif kompulsif rahatsızlığını çözmek değildi. Enerji alanında benim temizleyebildiğim kısmı temizleyip tedavisine destek verebilmekti. Toynaklı’yla yeniden karşılaştık. Bu kez sunumda, danışanın atalarının çok fazla hayvan öldürdüğü görüldü. Toynaklı da bu nedenle soyu cezalandırdığını ifade ediyordu.

Sunumda gerekenler yapıldıktan sonra Toynaklı genç kadının alanından ayrıldı. Bir veya iki ay sonra annesi beni sevinçle aradı. Bu süreçte kızının doktorunu değiştirmek annenin aklına gelmişti. Yeni bir doktor bulmuşlar ve doktor farklı bir tedavi uygulamıştı. Anne, kızının takıntılarının on beş gündür görülmediğini ve bunu yeni fark ettiklerini sevinçle anlattı. Kızın alanından negatif enerjiler gidince şifanın, tedavinin yolu açılmış oldu.

O dönemde internette yaptığımız araştırmalarda bu konuyla ilgili fazla bilgiye ulaşamamıştık. Fakat bu yazıyı yazmaya karar verdiğimde konuyu yeniden araştırdım ve karşıma oldukça ilginç bilgiler çıktı.

Bu bilgilerin bir bölümünü burada paylaşmayı uygun buluyorum:

“Eski Türk inancına göre avın verimliliği ve zenginliği tamamıyla bu ruhların himâyesi altındadır. Avlanmak üzere ıssız ve uçsuz bucaksız ormanlar ile yüksek ve aşılmaz dağlara giden avcılar, kendilerini çeşitli tehlikelerden koruyacak, ümitsizlikten kurtaracak ve bilhassa avın bereketli geçmesini sağlayacak bir kuvvetin varlığına, ormanların, dağların ve hayvanların koruyucu sahipleri olduğuna inanmış ve ava bu inancın teşvikiyle çıkmışlardır. Buna göre eski Türkler ava çıkmadan önce dinî manada törenler yapar, avın başarılı ve bereketli olması için gereken bütün örf ve kaidelere riayet ederlerdi. Bilhassa avlanacak hayvanı koruyan ruha bağlılıklarını göstermeye çalışırlardı. Her avcı ava çıkmadan önce gerektiği şekilde bir dinî ibadet yapmak mecburiyetindeydi. Av hayvanlarının koruyucusu da, avcıların kendisine gösterdiği bu saygı ve ilgi nispetinde onlara av konusunda cömert olurdu.” (Caferoğlu, 1972: 169-170; Baykara, 2001: 109-111)

“Eski Türklerin bu inançlarıyla bağlantılı olarak Kuzey Kafkasya bölgesinde yaşayan Karaçay-Malkar Türklerinin eski kültüründe, av hayvanlarının, bilhassa geyik ve dağ keçisi cinsinden yabanî hayvanların Apsatı adında bir koruyucusu olduğuna dair bir inanç vardır. Bu inanca göre Apsatı, koruyucusu olduğu hayvanların kendisinden izinsiz olarak avcılar tarafından avlanmasına müsaade etmezdi. Bunun aksini yapan avcılar, Apsatı tarafından çeşitli şekillerde lânetlenerek büyük felâketlerle karşılaşırlardı. Bu yüzden, avcılar ava çıkmadan önce, Apsatı’nın şerefine törenler tertip ederler; kurbanlar keserler, dualar ederler, dilekler dilerlerdi. Mesela, Yukarı Çegem bölgesinde Apsatı Taşı adı verilen kutsal bir kayanın olduğu yerde, sonbaharda geyik avına çıkmadan önce burada Apsatı için törenler yapılır, kurbanlar kesilir, dualar edilir, Apsatı Taşı’nın etrafında, bir tür dinî ibadet şeklinde çeşitli danslar icra edilirdi. Karaçay-Malkar Türklerinin eski kültüründeki bu inanca göre, Apsatı başlangıçta beyaz bir dağ keçisi şeklinde, daha sonraları ise yüksek dağların tepesindeki bir tahtta oturan, heybetli, uzun ve ak sakallı ihtiyar bir adam olarak tahayyül edilmiştir.” (Laypanlanı-Dudalanı, 1940: 12, 18; Haciyeva, 1988: 18, 222; Töppelanı, 2007: 37-38; Alanskiy, 2007: 176)

Eskiler biliyorlarmış, değil mi?

Biz de Kökcanlandırmak Sunumlarında bunları “yeniden” öğrendik. Artık doğaya duyduğumuz saygıyı daha bilinçli bir şekilde, olayların nedenlerini ve nasıl gerçekleştiğini daha iyi özümseyerek gösteriyoruz.

Yine de zihnim bu varlıkların, doğaya zarar veren insanları ve onların soyundan gelen kişileri nasıl tanıyabildiklerini tam olarak kavrayamıyor. Soydaki kişilerin “anlamasına” kadar, çok uzun bir süre boyunca cezalandırmayı nasıl sürdürebiliyorlar? Burada hangi yasalar ve hangi formüller işliyor?

Bunları nasıl yapabildiklerini henüz anlayamasam da yaptıklarını biliyorum.

Çoğu insan, özellikle biraz bilgi sahibi olan ve kendisini modern olarak tanımlayan kişiler, doğadaki en büyük gücün insanoğlu olduğunu düşünebilir. Oysa bu sunumlar bize, doğanın düzeni karşısında ne kadar güçsüz olduğumuzu öğretti.

Bizi etkileyenler yalnızca fırtına ve deprem gibi doğal olaylar değildir. Güçsüz gördüğümüz ve önemsemediğimiz ağaçlar ve hayvanlar karşısında bile asıl güçsüz olanın bizler olabileceğimizi Kökcanlandırmak Sunumlarında öğrendik.

Bir yılan bile kendisine yapılan haksızlığın karşılığını verebiliyor. Bir ağaç saygısızca kesildiğinde veya genç hayvanlar öldürüldüğünde, bunların bedelinin sonraki nesillere miras kalabildiğini Kökcanlandırmak Sunumları bizlere defalarca gösterdi.

Artık doğaya her adım attığımda dağlara ve ormana bakıyorum. Ormanın ruhunu, sevgili Toynaklı’mı yüreğimle selamlıyor ve ormana girebilmek için izin istiyorum.

İnsanoğlu, Dünya’daki en akıllı ve yetkin varlıklardan biri olabilir. Ancak doğanın her parçası yaşıyor ve zulüm karşısında gereken karşılığı veriyor; biz gözümüzle görsek de görmesek de...

Hepimizin doğaya saygı duymayı öğrenmesi, doğayla yüreğimiz aracılığıyla konuşmaya başlaması ve Toynaklı’yı sevgiyle, saygıyla selamlaması dileğiyle...

Onlar yalnızca insanoğlunun büyümesini, doğanın düzenini ve yasalarını anlamasını istiyorlar.

Dünyamız cennetimiz olsun!

PARAMETRELERİMİZ

Dünyanın neresinde yaşadığınızı biliyorsunuz: Türkiye, İstanbul, Acıbadem gibi…

Peki “yaşamın” neresinde bulunduğunuzu biliyor musunuz? Olaylara hangi koordinatlardan baktığınızı…

Parametreler yaşamımızda çok önemlidir.

Parametreler bizim koordinatlarımız gibidirler. Atlas Okyanusu’nda seyir alan bir geminin bulunduğu noktayı belirleyen koordinatları gibi… Parametrelerimiz; yaşamın neresinde olduğumuzu, yaşamı nereden algıladığımızı, hissettiğimizi, hangi yöne baktığımızı, nelerin dikkatimizi çektiğini ve hangi sesleri işittiğimizi belirler.

Nerede bulunuyorsak ve yüzümüz nereye dönükse, yaşamımız da oraya doğru gider. Seyir o yöne doğrudur. Yükümüzle beraber veya yüksüz…

İki farklı nokta arasında yaşarız genelde. Yaşam ve ölüm… Burada, bilinçaltı seviyede yaşamdan ölüme mi veya ölümden yaşama mı baktığımızın önemi büyüktür.

Yönümüz hangi yöne doğru?

Vildan Çolak