Yazılarım

Ormanın Ruhu

“Ormanın Ruhu” miti, Japon sanatçı Hayao Miyazaki’nin Prenses Mononoke adlı animasyonunda dikkatimi çekmişti. Miyazaki, ormanın ruhunu yürüdüğü her yere canlılık, coşku ve yaşam getiren, geyiğe benzeyen bir varlık olarak canlandırmıştı. Belki Miyazaki’nin enerjisi, belki de konuyu işleyişindeki ustalık nedeniyle bu animasyon beni çok etkilemişti.

Kökcanlandırmak Sunumlarının ilk dönemlerinde, hatta yaptığım çalışmaya henüz “Kökcanlandırmak” adını vermediğim zamanlarda, arkadaşlarımla bir sunum açmıştık. Çalışma sırasında bir enerji, kendiliğinden arkadaşlarımdan birine yüklenerek alana girdi.

Arkadaşım kendisini rahat bıraktığında beden duruşu değişti. Ayakları toynaklı, elleri ve kolları güçlü bir varlığı canlandırmaya başladı. Bu varlık bize, sunum sahibine destek verdiğini söyledi.

Böyle bir varlığı ilk kez karşımda gördüğümde ne hâle geldiğimi ve aklımdan binlerce düşüncenin nasıl aynı anda geçtiğini tahmin edebilirsiniz. Bir yanım, yani enerjileri tanıyan sezgisel tarafım, bu varlığa karşı çekingen ama saygılıydı. Olayları öğrendiği bilgilerle değerlendiren bilincim ise “Bu varlığın ayakları toynaklı; acaba şeytanla mı karşı karşıyayım?” diye sorguluyordu.

Ne yapacağımı bilemediğim için alanı kapattım. Elbette kafam karışmıştı. Arkadaşıma destek veren şeytan mıydı, yoksa başka bir varlık mıydı?

Aradan bir süre geçtikten sonra, henüz arkadaşlarımla çalıştığım dönemde, bir arkadaşımızın kardeşi için sunum açtık. Ayakları toynaklı, elleri ve kolları güçlü olan bu varlık kendiliğinden yeniden alana çıktı. Ancak bu kez çok öfkeliydi. Ara sıra sunum sahibini göstererek onu dövdüğünü söylüyordu.

İçim, varlığın öfkesinde haklı bir neden bulunduğunu hissettiriyordu. Fakat hâlâ şeytanla mı yoksa başka bir varlıkla mı karşı karşıya olduğumu bilmiyordum.

İçimde onun haklı olduğuna ilişkin güçlü bir his bulunduğu için, sunum sahibini temsil eden kişiyi karşısına getirerek özür diletmeye çalıştım. Ancak varlık neredeyse bana kükreyerek:

“Özür dilemeyle kurtulacağını mı sanıyor?” diye bağırdı.

Neyse ki daha sonra olayın nedenini anlayarak onu yatıştırabildim. Her şeyden önce onun şeytan değil, başka bir varlık olduğunu anladım. Bu varlığa daha sonra “Toynaklı” adını verdik. Meğer o, “ormanın ruhu” ailesinin üyelerinden biriymiş.

İlerleyen zamanlarda ormanın ruhu, sunumlarımda sık sık ortaya çıkmaya başladı. Hâlâ zaman zaman karşılaşıyoruz. Sunumlarda görüldüğü şekliyle bu varlıklar; sunum sahibinin atalarından bazılarının ormanda saygısızca ağaç kesmesi veya hayvanları öldürmesi nedeniyle o soyu cezalandırabiliyorlar.

İnsanlara, özellikle de doğanın düzenlerini bilmeyen ve bu düzene saygı göstermeyen kişilere karşı o kadar kızgınlar ki yalnızca özür dilemek onların öfkesini dindirmeye yetmiyor. İnsanoğlundan tek istedikleri şey “anlaması”...

Doğanın her parçasının yaşadığını; doğanın saygısızca ve açgözlülükle sömürülemeyeceğini insanların öğrenmesini istiyorlar.

Bir keresinde genç bir adam, kız arkadaşını da yanına alarak sunumlarımdan birine geldi. Genç kızın çalışmayla ilgili doğru düzgün hiçbir bilgisi yoktu. Sunumun nasıl yapıldığını bile orada öğrendi.

O gün bir kadına sunum açıyordum. Çalışmanın ilerleyen aşamalarında genç kızdan alana çıkmasını istedim. Amacım Toynaklı’yı ona yüklemek değildi; sunum sahibinin yaşadığı sıkıntının nedenini ortaya çıkarmaktı.

Genç kızın beden duruşu birden değişti. Enerjisinden ve bedenindeki değişimden Toynaklı’nın alana girdiğini hemen anladım. Genç kız ne olduğunu bilmiyordu. Yalnızca:

“Kızgınım. Ellerim çok kuvvetli; sanki birini dövüyorum,” dedi.

Sunum sahibini temsil eden kişiyi onun yanına götürdüm. İkisini karşılaştırdığım sırada temsilci:

“Kesilmiş ağaç kokusu alıyorum. Sanki benim yüzüm de ağaç kabukları gibi. Bu kişinin cildinde ciddi bir sorun var,” dedi.

Sunum sahibi de alandaydı ancak orada bulunan hiç kimse çalışmanın ona ait olduğunu bilmiyordu. Gerçekten de sunum sahibinin yüzünde bir cilt hastalığı vardı. Sunumdan sonra ailesinde başka kişilerde de cilt sorunları bulunduğunu öğrendik.

Bir süre sonra kendisiyle yeniden görüştüm. Bana doktora gittiğini, doktorun yeni bir ilaç verdiğini ve bu ilacı deneyeceğini söyledi. Ancak sonrasında durumunda nasıl bir değişiklik olduğunu takip edemedim.

Başka bir sunumda ise obsesif kompulsif bozukluğu bulunan genç bir kadın için çalışıyordum. Amacım obsesif kompulsif rahatsızlığını çözmek değildi. Enerji alanında benim temizleyebildiğim kısmı temizleyip tedavisine destek verebilmekti. Toynaklı’yla yeniden karşılaştık. Bu kez sunumda, danışanın atalarının çok fazla hayvan öldürdüğü görüldü. Toynaklı da bu nedenle soyu cezalandırdığını ifade ediyordu.

Sunumda gerekenler yapıldıktan sonra Toynaklı genç kadının alanından ayrıldı. Bir veya iki ay sonra annesi beni sevinçle aradı. Bu süreçte kızının doktorunu değiştirmek annenin aklına gelmişti. Yeni bir doktor bulmuşlar ve doktor farklı bir tedavi uygulamıştı. Anne, kızının takıntılarının on beş gündür görülmediğini ve bunu yeni fark ettiklerini sevinçle anlattı. Kızın alanından negatif enerjiler gidince şifanın, tedavinin yolu açılmış oldu.

O dönemde internette yaptığımız araştırmalarda bu konuyla ilgili fazla bilgiye ulaşamamıştık. Fakat bu yazıyı yazmaya karar verdiğimde konuyu yeniden araştırdım ve karşıma oldukça ilginç bilgiler çıktı.

Bu bilgilerin bir bölümünü burada paylaşmayı uygun buluyorum:

“Eski Türk inancına göre avın verimliliği ve zenginliği tamamıyla bu ruhların himâyesi altındadır. Avlanmak üzere ıssız ve uçsuz bucaksız ormanlar ile yüksek ve aşılmaz dağlara giden avcılar, kendilerini çeşitli tehlikelerden koruyacak, ümitsizlikten kurtaracak ve bilhassa avın bereketli geçmesini sağlayacak bir kuvvetin varlığına, ormanların, dağların ve hayvanların koruyucu sahipleri olduğuna inanmış ve ava bu inancın teşvikiyle çıkmışlardır. Buna göre eski Türkler ava çıkmadan önce dinî manada törenler yapar, avın başarılı ve bereketli olması için gereken bütün örf ve kaidelere riayet ederlerdi. Bilhassa avlanacak hayvanı koruyan ruha bağlılıklarını göstermeye çalışırlardı. Her avcı ava çıkmadan önce gerektiği şekilde bir dinî ibadet yapmak mecburiyetindeydi. Av hayvanlarının koruyucusu da, avcıların kendisine gösterdiği bu saygı ve ilgi nispetinde onlara av konusunda cömert olurdu.” (Caferoğlu, 1972: 169-170; Baykara, 2001: 109-111)

“Eski Türklerin bu inançlarıyla bağlantılı olarak Kuzey Kafkasya bölgesinde yaşayan Karaçay-Malkar Türklerinin eski kültüründe, av hayvanlarının, bilhassa geyik ve dağ keçisi cinsinden yabanî hayvanların Apsatı adında bir koruyucusu olduğuna dair bir inanç vardır. Bu inanca göre Apsatı, koruyucusu olduğu hayvanların kendisinden izinsiz olarak avcılar tarafından avlanmasına müsaade etmezdi. Bunun aksini yapan avcılar, Apsatı tarafından çeşitli şekillerde lânetlenerek büyük felâketlerle karşılaşırlardı. Bu yüzden, avcılar ava çıkmadan önce, Apsatı’nın şerefine törenler tertip ederler; kurbanlar keserler, dualar ederler, dilekler dilerlerdi. Mesela, Yukarı Çegem bölgesinde Apsatı Taşı adı verilen kutsal bir kayanın olduğu yerde, sonbaharda geyik avına çıkmadan önce burada Apsatı için törenler yapılır, kurbanlar kesilir, dualar edilir, Apsatı Taşı’nın etrafında, bir tür dinî ibadet şeklinde çeşitli danslar icra edilirdi. Karaçay-Malkar Türklerinin eski kültüründeki bu inanca göre, Apsatı başlangıçta beyaz bir dağ keçisi şeklinde, daha sonraları ise yüksek dağların tepesindeki bir tahtta oturan, heybetli, uzun ve ak sakallı ihtiyar bir adam olarak tahayyül edilmiştir.” (Laypanlanı-Dudalanı, 1940: 12, 18; Haciyeva, 1988: 18, 222; Töppelanı, 2007: 37-38; Alanskiy, 2007: 176)

Eskiler biliyorlarmış, değil mi?

Biz de Kökcanlandırmak Sunumlarında bunları “yeniden” öğrendik. Artık doğaya duyduğumuz saygıyı daha bilinçli bir şekilde, olayların nedenlerini ve nasıl gerçekleştiğini daha iyi özümseyerek gösteriyoruz.

Yine de zihnim bu varlıkların, doğaya zarar veren insanları ve onların soyundan gelen kişileri nasıl tanıyabildiklerini tam olarak kavrayamıyor. Soydaki kişilerin “anlamasına” kadar, çok uzun bir süre boyunca cezalandırmayı nasıl sürdürebiliyorlar? Burada hangi yasalar ve hangi formüller işliyor?

Bunları nasıl yapabildiklerini henüz anlayamasam da yaptıklarını biliyorum.

Çoğu insan, özellikle biraz bilgi sahibi olan ve kendisini modern olarak tanımlayan kişiler, doğadaki en büyük gücün insanoğlu olduğunu düşünebilir. Oysa bu sunumlar bize, doğanın düzeni karşısında ne kadar güçsüz olduğumuzu öğretti.

Bizi etkileyenler yalnızca fırtına ve deprem gibi doğal olaylar değildir. Güçsüz gördüğümüz ve önemsemediğimiz ağaçlar ve hayvanlar karşısında bile asıl güçsüz olanın bizler olabileceğimizi Kökcanlandırmak Sunumlarında öğrendik.

Bir yılan bile kendisine yapılan haksızlığın karşılığını verebiliyor. Bir ağaç saygısızca kesildiğinde veya genç hayvanlar öldürüldüğünde, bunların bedelinin sonraki nesillere miras kalabildiğini Kökcanlandırmak Sunumları bizlere defalarca gösterdi.

Artık doğaya her adım attığımda dağlara ve ormana bakıyorum. Ormanın ruhunu, sevgili Toynaklı’mı yüreğimle selamlıyor ve ormana girebilmek için izin istiyorum.

İnsanoğlu, Dünya’daki en akıllı ve yetkin varlıklardan biri olabilir. Ancak doğanın her parçası yaşıyor ve zulüm karşısında gereken karşılığı veriyor; biz gözümüzle görsek de görmesek de...

Hepimizin doğaya saygı duymayı öğrenmesi, doğayla yüreğimiz aracılığıyla konuşmaya başlaması ve Toynaklı’yı sevgiyle, saygıyla selamlaması dileğiyle...

Onlar yalnızca insanoğlunun büyümesini, doğanın düzenini ve yasalarını anlamasını istiyorlar.

Dünyamız cennetimiz olsun!