Vildan Çolak
Yolculuğum
Çocukluğumda her gece yatağıma yattığım zaman, uyumadan önce dua okur, sonra “Allah’ım beni doğru ‘yolumdan’ ayırma!” diye duamı bitirirdim. Yıllar sonra, bu cümleyi neden ve nasıl dualarımın arkasına eklediğimi ve neden “doğru yoldan” demek yerine “doğru yolumdan” dediğimi hatırlamak istediğim halde, bir türlü hatırlayamadım; ama bana tümüyle 25 yıllık sıra dışı algılarla geçen hayatımın “açıl susam açıl” cümlesinin bu dua olduğunu düşünüyorum.
Aslında bir tarafım şunu sorguluyor: Dua ettiğim için mi birçok tuhaf olaylarla dolu ve çoğunluğa aykırı bir hayat yaşıyorum; yoksa böyle bir hayat yaşayacağımı içten içe bildiğim için mi o cümleyi dualarımın arkasına ekledim?
Bu soruya, hâlâ kesin bir cevap verebilmiş değilim. Ama birçok defa “doğru yolum” cümlesini değiştirmeye çalışıp “doğru yola” yapmaya çabaladığımı iyi hatırlıyorum. Çünkü ailemin bana aktardığı ahlaki anlayışa göre, bir tane doğru yol vardı. Kendime ait doğru yolum olabileceğini hiçbir şekilde kimseden duymamıştım. O dönemlerde “kişisel” ile “gelişim” kelimeleri henüz bir araya gelmemişlerdi. Bu nedenle bu cümleyi bana söyleten bir şeyler olduğu konusunda ciddi şüphelerim var.
Tüm çocukluğum, ailemde ve etrafımda büyüklerin bol bol anlattığı cinli-perili-hortlaklı hikâyeleri dinleyerek geçti. Ama o dönemlerde aklım fikrim Tommiks-Teksas’larda ve de sokakta arkadaşlarla oyun oynamaktaydı. Oyun alanım dağlar, bayırlardı. Şanslı bir çocuktum.
Siyah üzüm asmasıyla her tarafı sarılıp-kaplanmış olan ve kimseye söylemediğim, gizli bir kavak ağacım vardı. “Ağacım” diyorum, çünkü en tepesini kendi yerim olarak seçmiştim. Üzerinde olduğum ne aşağıdan ne de etraftan gözükmüyordu. Ne zaman üzülsem, kendimi kötü hissetsem hemen ağacıma gider, yerime çıkar ve ağacıma sarılarak onunla dertleşirdim. Bunu içimdeki Şaman mı bana yaptırmıştı; yoksa böyle olduğum için mi Şaman beni seçmişti? Bunu da sorguluyorum.
Büyüdükçe Tommiks-Teksas’lardan ayrıldım. Fakat ettiğim dualardan ve ağaçlara çıkmaktan vazgeçmedim.
Jules Verne’in Dünyanın Merkezine Yolculuk adlı kitabını okuduğumda içim anında “Dünya’nın içi boş ve içinde yaşayanlar var” hissini o kadar yoğun algıladı ki, o kadar inandım ki, hiçbir açıklama getiremesem bile “var” diye savunabilecek kadar yoğun hissettim. Tuhaf ve hayali bir varsayımın doğruluğunu bu kadar net bir şekilde hissetmeme çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Nereden biliyordum ki, “var” diye iddia ediyordum. Bu kadar yoğun hissetmem mi beni o dünyalara taşıdı, yoksa hangi deneyimleri yaşacağımı bilen bir yanım mı vardı? Çünkü o dünyaları ilerleyen yıllarda bir şekilde deneyimledim.
Üniversiteye hazırlanırken doğal olarak en çok merak ettiğim şey mesleğimin ne olacağıydı. O günlerde bir arkadaşımız ruh çağırma fikrini ortaya attı. Tabii ki cahilce ve meraklı bir şekilde kabul ettim. Gereksiz yere kendimi ne kadar tehlikeye soktuğumdan haberim yoktu. Fincan parmaklarımızın arasında kayıyordu. Sıra bana geldiğinde mesleğimi sordum ve bir cevap aldım: Hizmetçi!
Bu cevaptan hiç hoşlanmadım doğal olarak ve arkadaşların bana şaka yaptığını düşünerek, “olmaz öyle şey!” diyerek tepkimi koydum. Ruh çağırma seansında aldığım cevabın doğru olmadığına karar verdim: Reddettim. O dönemde “reddettiğin her şeyi yaşarsın” kuralını bilmiyordum henüz!
Yıllar sonra kendimi “ben insanlığa hizmet eden iyi bir hizmetçiyim” derken buldum. Beni, tümüyle o reddettiğim kelime mi hizmetçi yaptı, yoksa bir şeyler biliyor muydum iç alanlarda, gölgelerde, arketipsel düzeylerde ve daha derinliklerinde temizlikler yapacağımı, Dünya’nın hizmetçisi olacağımı?
Üstelik şimdi görüyorum ki, ruh çağırma seansında çağırdığımız ruhlar, şimdi uğraştıklarımın yanında çok basit kalmış.
Üniversiteye başladığım ilk aylarda bir rüya gördüm. Rüyamda, apartmanımızın bodrum katındaydım. Tüm duvarlar sanki katran sürülmüş gibi simsiyahtı, ama bir yerden duvar yıkılmış ve parlak, beyaz bir ışık içeriye akıyordu ve ben de elimdeki bir bezle duvarları siliyordum. Bu, bana sessizce verilen ilk emirdi: “Temizlik yap!” Tabii ki temizleyeceğim çok şey olduğunun ve bunun için ışığı kullanmam gerektiğinin de bir yandan mesajı verildi. Fakat o dönemlerde ne rüyalarla ve mesajlarla ilgili bir bilgim vardı ne de etrafımda bu konuları iyi bilen birileri. Doğal olarak anlayabilmem biraz zor oldu ve zaman aldı.
Aradan kısa bir zaman geçti. Hazırlık sınıfında okuduğum için seçmeli resim dersi alıyordum. Resim dersinde soyut bir resim yaptım. Resmi yaptıktan sonra bir an ağzım açık bir şekilde kalakaldım: Yaptığım resim hiçbir şekle benzemiyordu, hiçbir anlamı yoktu, ama tümüyle benim düşüncelerimin yansımasıydı. Yani resim “ben” olmasa bile “bendendi”.
O zaman, sanatın neden bu kadar kutsal olduğunu anladım. Resmim bana bir model oldu. O zamana kadar yukarıda bir yerde olan, üzerine pek düşünmediğim, beni devamlı gözleyen, devamlı cezalandıran, sadece korktuğum “Allah” kavramım tepetaklak oldu ve gördüğüm görmediğim her şeyin, nasıl ki resmimin benim olması gibi, her şeyin Allah olduğunun ışığı beynimde yandı. En önemlisi de benim resmimi sevmem gibi, Allah’ın da bizleri sevdiğini ilk defa fark ettim.
Hep dua ederek büyümüştüm, ama ilk defa Allah ile duygusal bağımı o zaman kurdum. Sonraki neredeyse 15 gün boyunca her gece: “Allah’ım beni affet!” diyerek tövbe etmekle ve gündüzleri de etrafımdaki her şeye Allah diye bakarak afallamış bir şekilde dolaşarak geçti.
Hem ağlıyor ve af diliyor hem de “ben ne yaptım ki, af diliyorum” diye kendime soruyordum. Çünkü ilkokulda sıra arkadaşımın boya kalemini almaktan, yani çalmaktan başka öğretilenlere ters gelecek herhangi bir davranışım olmamıştı. Ama aklım ne derse desin, ne için olduğunu bilmese dahi içim devamlı olarak af diliyordu, yani tövbe ediyordu.
Bu ilk “aşka düşmem” oldu. Allah’a o zaman âşık oldum. Tabii ki o zamanlar âşık olmanın “yola girmek” olduğundan da hiçbir haberim yoktu. Yola girmeyi bile duymuş değildim. Sanırım bir şeyler beni yola zorla attı.
Sonrasında ışıklar görmeye başladım. İlk başta bir tane, sonra iki, sonra üç, dört bu böyle devam etti.
İlk gördüğüm ışık ortası mor, etrafı indigo mavisi rengindeydi. Gözümden çıkıyordu. En azından ben öyle algılıyordum. Bazen de, dışarıda hiç beklemediğim zamanlarda yanıp sönüyordu. Hatta bir defasında yazı yazarken kâğıdın üzerine yansıdı ve bir iki saniye onunla bakıştık.
İlk fark ettiğimde bu ışığı o kadar çok korktum ki: “Eyvah, gözlerimden nazar ışığı çıkıyor; ben şimdi ne yapacağım!” diyerek başım önde dolaşmaya başladım. Birilerine bakıp, nazar değdirmekten ve onlara zarar vermekten ödüm kopuyordu. Ayrıca ismimin “kemgözlü”ye çıkmasından da çok çekiniyordum. On yedi yaşında ergenlikte olan, üniversiteye yeni başlamış genç bir kızdım. Başım önde dolaştığım ve kimsenin yüzüne bakamadığım bir dönem yaşıyordum; kim bilir dışarıdan nasıl görünüyordum.
Bir müddet sonra bir rüya gördüm. Rüyamda bilmediğim bir gezegenden bir başka gezegene dolaşıp duruyordum. Birileri peşimdeydi ve beni yakalamaya çalışıyorlardı. “Neredesin? Yardım et bana!” diyerek sesleniyordum. O anda nazar sandığım ışık belirdi yanımda ve “ben artık korunuyorum” diyerek rahatladım. Rüyamın heyecanıyla uyandım; şoke olmuş bir şekilde “korkudan” titriyordum. İkili duygular arasında gidip gelmeye başladım. Bir yandan: “Oh, nazar değilmiş!” diye sevinirken bir yandan da: “Ne bu? Ben şimdi ne yapacağım?” diye korkmaya başladım. Ama o zaman anlamıştım!
Bilincim anlamakta, durumu oturtmakta zorlanıyordu, ama rüyamda deneyimlediğim için ışığın benim koruyucum ve rehberim olduğunu anladım. Peki, tüm bunları ben nasıl biliyordum? O dönemlerde içsel bilgilerin olduğunu bile bilmiyordum. “Ne işim vardı bilmediğim bir gezegende ve peşimdekiler de kimdi?” diye düşünsem bile, hiç düşünmemeyi tercih ederek üstünü kapattım.
Ona “maviş” ismini verdim.
Artık insanların yüzüne rahatça bakabileceğim için çok mutlu olmuştum.
İlk başlarda aileme “ışıklar görüyorum” dediğimde benimle dalga geçtiler ve “cinlendin” dediler. İçim bunun, öyle olmadığını bildiği için endişe etmedim, ama konuşmayı bıraktım.
Sonra da ışık rehberlerim tarafından eğitilmeye başladım. Benzer deneyimler yaşayan insanlarla tanışmam için ilginç rastlantılar gerçekleşmeye başladı.
O zamanlar yola alınmanın ne olduğunu bilmediğim gibi, yola, aşmam için “bariyerler” konulduğundan da haberim yoktu. İlk bariyeri aşmam hiç de kolay değildi. Çünkü ilk bariyer, korkuydu!
Neredeyse 5-6 ay boyunca her gece yatağa yatıp gözlerimi kapattığım anda cüzamlı, kırmızı gözlü, tuhaf tipler gözümün önünde bir ekran varmış gibi, o ekrandan bana bakıyorlardı. Doğal olarak henüz üçüncü gözümün açıldığını bilmiyordum. Hatta üçüncü gözün varlığını bile duymuş değildim. Çıldırıp çıldırmadığım konusunda çok sorguladım kendimi. Çok da endişelendim. Geceleri gördüğüm bu tuhaf tipler nedeniyle sinirlerim biraz gerildi; ben de gündüzleri kendimi yoracak kadar derslerimi çalışmaya verdim. Ama bir türlü yerimde oturamıyordum.
En sonunda sanırım rehberlerim “bu anlayamayacak, biz anlatalım” dediler; büyük bir ihtimalle sabırları taşmış da olabilir. Kalbime “onların gözlerinin içine sevgiyle bakmamı” söylediler. Hatta bir yöntem bile verdiler. Ben de hemen uyguladım ve onlar da yok olup gittiler. Kurtuldum, ama korku bariyerlerinden kurtulamadım. Yola hızlandırılmış bir şekilde devam etmek durumunda kaldım.
Böylelikle negatif varlıklara sevgiyle yaklaştığımda, alanımdan onları yollayabileceğimi de öğrenmiş oldum. Ama sadece sevgi değil, bana o dönemde verilen bir başka enerjiyi onların üzerine yolluyordum. Sevgi, sadece o varlıklara bakabilecek gücü ve enerjiyi kullanabilecek titreşim seviyesini oluşturuyordu. Fakat zaman bana, bunun da her durum için geçerli olmadığını öğretti.
O dönemlerde bu konularla ilgili tanıştığım, algıları açılmış, ruhsal varlıklarla irtibatta olan ve benim gibi bir şeyler yaşayan birçok kişi kendilerinin farklı farklı gezegenlerden Dünya’ya geldiklerini ve Dünya’da bir görevleri olduğundan bahsediyorlardı. Çoğunluğu ermiş, pişmiş ve sonrasında bu Dünya’ya yardım etmek için gelmiş yüce varlıklar olduklarını dile getiriyorlardı. Onların tekâmüle ihtiyaçları yoktu. Ayrıca hemen hemen hepsi geldikleri gezegenin konseyinde önemli bir görev yapıyorlardı.
Bu kadar tuhaf deneyimleri yaşarken, bu tür şeyler söyleyen ve ortaya bilgiler sunan insanlara “vah, vaahh!” gözüyle bakmam mümkün değildi. Dediklerini kabul ettim. Ayrıca ben de birçok gezegeni ruhsal ışıkların yönetiminde enerji bedenimle ziyaret ettiğim; bazen de enerji bedenimle bilgiyi görsel gördüğüm için onların söyledikleri de bana ters gelmiyordu.
Bunun üzerine ben de doğal olarak çok merak ettim; görevim ne ve hangi gezegenden geldim diye. Ayrıca ışık rehberlerime de çok bozuldum; birçok kişiye bağlantıda oldukları ruhsal varlıklar bir görev, mertebe hatta bir gezegen verirken; üstelik gezegende de bir mevki dahi verilirken; bana hiçbir şey vermemişlerdi.
Bunun üzerine oturdum ve ilk defa ışık rehberlerimi çağırdım. Genellikle onlar beni rahat bırakmadıkları için o zamana kadar hiç çağırma ihtiyacı hissetmemiştim. Onları zorladım görevimin ne olduğunu öğrenebilmek için. Utandığım için mertebemden ve bana verilecek gezegenden bahsedemedim bile. Zaten sert bir hissedişle cevabımı aldım: “Benim görevim ne?” diye sorduğumda “gelecekte” dediler ve devam ettiler: “O zamana kadar kendini temizle ve de temiz tut!”
Sanki çok kirliydim!
Bu duruma da çok bozuldum; toplantıdan elim boş ayrılmak zorunda kalmıştım; ama yapacak bir şeyim olmadığı için de kabul ettim, doğal olarak.
Yıllar sonra “paye, mertebe” veren ruhsal varlıkların aslında pek ruhsal varlık olmadığını ve kendini ruhsal varlık gibi gösteren “şeyler”den uzak durmam gerektiğini çok iyi anladım.
Gerçekten ruhsal varlık olanlar paye vermez; çünkü zaten yaratan tarafından bize paye verilmiştir; insan tohumu olarak önemli bir mertebede bulunuyoruz. Ayrıca ruhsal varlıkların “övmek, pohpohlamak, gaza getirmek” gibi huylarının olmadığını çok iyi biliyorum; tek düşündükleri “sorumluluklarını” yerine getirmek ve bağlantıda olduğu insanın da anlayışını, farkındalığını yükseltip “sorumluluğunu” en kısa zamanda alması için onu hem zorlamak, hem de eğitmektir.
Fakat “temizlik yap ve kendini temiz tut!” cümlesi 1991 yıllarında söylenebilecek çok açıklayıcı bir cümle değildi. O yıllarda kişisel gelişim ve içsel temizlik yapmanın yöntemleri olabileceğini dahi düşünemiyordum. Temizlik yapmak da neyin nesiydi?!
Ayrıca şimdi değerlendirdiğimde ışık rehberlerimin çok akıllı olduklarını düşünüyorum; eğer bana o zamanlarda görevimin ne olduğunu ve neler yapacağımı, ne tür varlıklarla karşılaşacağımı söyleselerdi sanırım kendimi korkudan kapatırdım ve kaçardım.
Gerçi sonraki yıllarda yaşadıklarımın gittikçe zorlaşması, çok rahatsızlık vermeye başlaması beni “yeter artık!” noktasına getirdi. Ben de eğitilmekten 1998 yılında “istifa ettim”. Tabii ki, istifa etmem benim algılarımı kapatmadı; sadece “korunmamı” kaldırdı.
Korunmam kalktığından dolayı tam anlamıyla karanlık bir dehlizin içinde buldum kendimi!
Uzun bir müddet bu dehlizde debelendim. Ancak altı yıl dayanabildim. En sonunda sürüne sürüne secde edip “tövbe” ettim; bir daha varlığımı, ne olduğumu inkâr etmeyeceğim ve sorumluluğumu yerine getirip, görevimi yapacağım üzerine söz verdim.
Yola geri döndüm...
O zaman bu yoldan geri dönüşün olmayacağını çok iyi anladım. Ama bu arada her şeyimi kaybetmiştim; maddi manevi, hem de her şeyimi! Ölümün kıyısından döndüm. Yani ölmeme izin vermediler; ama her türlü saldırıya maruz kalmamı seyrettiler. Bir enkaza dönmüştüm.
Bir şekilde ilk ağzıma damlatılan “ilahi aşk” ile kandırıldığımı düşünüyordum. Ama kime şikâyet edeceğimi de bilmiyordum.
Sonrasında tüm bunların suçlusunu buldum: Atalarım!
Genetikten bana geçen bu mirasın sorumluluklarını yerine getirmek zorunda olduğumu çok iyi anlamıştım; tüm diğer mirasçılar gibi. Yapmadığım zaman neler olabileceğini de gördüm; inanın ağzımın payını çok iyi aldım.
Tövbe edip geri döndükten sonra tekrardan “ilahi aşk” içine girdim ve işlerim açıldı. Yavaş yavaş kendimi toparlamaya başladım. Ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Bu altı yıl içinde Dünya’da çok şeyler değişmişti.
İlk başlarda, 1992 yıllarında, Dünya’nın geleceğiyle ilgili çok kötü vizyonlar görüyordum. Dünya’nın yok olacağına karar vermiştim. Gelecek ile ilgili planlarım, hayallerim yok olmuştu. Ama insanoğlu o kadar tuhaf ki, gelecek planları yapmasam bile, işimi sanki gelecek varmış gibi yapıyordum.
Şehir içinde arabayla giderken gözüme bir pankart takıldı.
Pankartta “DÜNYA’NIN GELECEĞİ VAR!” yazıyordu.
Üç defa okudum gözlerime inanamayarak.
Dördüncü okumamda aslında pankartta yazanın “okumanın geleceği var!” olduğunu gördüm.
O zamandan beri dünyanın geleceği olduğuna inanıyorum. Tabii ki olasılıklı bir gelecek kavramım olduğu için, bu geleceği yaratmak için çabalamamız gerektiğini de düşünüyorum. Karşıt güçlerin dans ettiği bir boyutta yaşadığımız için, hangi dansı yaptığımızın ve hangi grubu beslediğimizin geleceği yarattığı konusunda önemli bir etken olduğu kanısındayım. Tabii ki o dönemlerde bunlardan da haberim yoktu; sadece Dünya’nın yok olmayacağını bilmek beni mutlu etmeye yetmişti. Gelecekle ilgili planlar kurmaya rahatlıkla başlayabildim.
İlk başlarda büyümeye çok fazla meraklıydım; aslında büyümekten ziyade daha özgür olmaya desem daha doğru olur. Hep tepemdelerdi ve devamlı bir şeyler yaşıyordum. Hele ilk yedi sene tuhaf bir şeyler yaşamadığım günlerin sayısı çok azdır. Ruhsal ışıklarla çok kavga ettiğim, itirazlarda bulunduğum olmuştur. Uysal bir öğrenci değildim. Ağzımın payını alana kadar çok kibirli ve saygısızdım. Ne emek hakkını biliyor ne de Dünya’nın durumunu görsem bile bir şeyler yapabileceğim konusunda herhangi bir şeyler üretebiliyordum.
Düşünceli olsaydım zaten istifa edip hem kendimi hem de ruhumu tehlikeye atmazdım. Boşu boşuna dehlizlerin karanlığında zaman geçirmezdim.
Aynı zamanda da öğretmenlik mesleğimi icra etmeye başlamıştım ve ben de öğrencilerimden asilik, mızmızlanma, şımarıklık gibi davranışlar görüyordum. Biliyordum, bu da benim yaptıklarımın karşılığıydı; genç, cahil olmam ve normal olmak, yaşıtlarım gibi zaman geçirmek için can atmam ne kadar mazeret olabilir ki? Dünya ölüyordu ve benim Dünya’nın yaşaması için destek verenlerin tarafında çalışmam gerekirken, aklım fikrim “normal bir insan” gibi olmaktaydı.
O dönemlerde sanki bir bilgisayar olduğumu, ama bu bilgisayarın onların elinde olduğunu ve onların kullandığını düşünüyordum ve “ne zaman ben kullanmaya başlayacağım?” diye çokça sabırsızlık gösterip tepkiler veriyordum.
Ne rahat günlerimmiş meğerse! Tümüyle onların koruması altında, onların dersleriyle, yönlendirmeleriyle öğreniyor ve aslında ben sadece olayların heyecanını yaşıyordum. İstifa ettiğim dönemde bunu çok iyi anladım. Ayrıca artık sorumluluğu bana verdikleri için de biliyorum.
Şimdi ise tümüyle kendimi kontrol etmek, temizliğimi yapmak, hatta korunmak da benim sorumluluğumda. Ancak baş edemeyeceğim kadar zor bir durumda kalırsam bana yardıma geliyorlar. Aklımı başka yerlere verdiğim ve alanımı gözden geçirmeyi ihmal ettiğim zamanlarda bana kızıyorlar. Sanırım henüz ergenliği yeni bitirmek üzereyim. Ama beni sürükleye sürükleye, zorlaya zorlaya, tehlikelere soka soka iyi yetiştirdiklerini düşünüyorum.
Beni neden bu kadar “sert” yetiştirdiklerini, canıma okuduklarını artık çok iyi biliyorum.
Bu arada onların rehberliğinde birçok durum yaşarken, tahmin edebileceğiniz gibi hemen hemen duyduğum her türlü olayın, öğretinin, çalışmanın içine girdim ve çok değişik deneyimler yaşadım. Hepsini burada anlatmayacağım. Bu kadar çeşit deneyimi neden yaşadığımı hep sorgulardım; ta ki Kökcanlandırmak sunumlarını oluşturana kadar. O zaman anladım ki, yaşamamış olsaydım, gelen insanları anlayamaz ve sunumda çıkan varlıkların ne olduklarını bilemezdim.
Ne duyduysam, hemen hemen her konunun içine girip ortamı bir kokladım ve bilgilerin tadına vardım. Alacağımı alıp, yoluma devam ettim.
Bu yolculukta bilincimi de eğitebilmek için birçok eğitim aldım; kendi üzerime çok çalışmalar yaptım; grup çalışmalarım oldu. Eğitmenlikler aldım ve eğitimler verdim.
Çok uzun bir müddet içsel temizlik yaptım; bana verilen ilk emri yerine getirmek için gereken tüm bilgileri öğrendim. Anladım ki, temizlik yapılmadan “görev” icra olunamıyor.
Ayrıca bu süreç boyunca içim beni bilincimi uyuşturacak herhangi bir ilaç tedavisine yöneltmedi; çünkü ne kadar zorlansam dahi bilincimin yerinde olmasının önemini devamlı kalbime seslendi. Hiçbir zaman da sarhoş olmadım veya kendimden geçecek kadar bir madde kullanmadım. Daima uyanık bir şekilde, dikkatli olmam gerektiğini artık biliyorum. Bunun neden bu kadar önemli olduğunu şimdi çok iyi anlıyorum.
Görev görev diye çırpındığım; ama görevde olmadığım; sadece eğitildiğim dönemlerde ne kadar rahat olduğumu şimdi “görevimi” icra ederken çok daha iyi anlıyorum. Büyümek hem özgürlük kazandırıyor hem de büyük bir sorumluluk yüklüyor insanın omuzlarına. Ama istesek de istemesek de “büyüyoruz”.
Bu arada “görev almanın” arkasında yatan esas anlamı fark ettim: büyümek ve de olgunlaşmak. Aynı bir meyve gibi; Dünya’nın bir çağrısı bu; her canlının ürün vermesi gibi, ürün vermek için çabalamasının eseri bu. Evrenlere sunabileceği, yıldızlara yollayacağı meyveler gibi.
Ben de, bu çağrı önünde artık saygıyla eğiliyorum ve onun için çalışıyorum.
Atalarımı suçlamayı da bıraktım; onlara binlerce defa teşekkür ediyor ve verdikleri emekleri takdir ediyorum.
Ayrıca gezegenimi de buldum: tabii ki, Dünya’m!”
